ERTUĞRUL FIRKATEYN

2015-05-01 19:54:00

ERTUĞRUL FIRKATEYNİ'NİN JAPONYA YOLCULUĞU I. HAZIRLIK A. YOLCULUĞUN SEBEBİ II. Abdülhamit, Japonya ile ilişkilerde somut bir gelişme sağlamak için harekete geçerek öncelikle İmparator'un gönderdiği nişana, Osmanlı Devleti'nin en büyük nişanı ile karşılık vermek istemiştir. Ancak, bunun pek fazla duyulmaması için başka bir ad altında yapılması gerekiyordu. Görünürdeki sebep de Deniz Harb Okulu öğrencilerinin, okulda teorik olarak gördükleri ve aldıkları bilgileri denizde uygulamalarıydı.    1854'ten sonra, dış ülkelerle ticari ilişkiler kurmaya başlayan Japonya, 1880 yılında İstanbul'a ticari amaçlı bir heyet göndermişti. II. Abdülhamid buna karşılık bir heyet göndermek istiyordu. Ancak Rusları da kuşkulandırmak istemiyordu. Bu sebeple gidecek olan heyete resmi bir hüviyet vermek istiyordu. Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa'ya 1863 yılında Hüdavendigar Okul Gemisi'nin Trablus ve Tunus'a, 1873 yılında Muhbir-i Sürür Fırkateyni'nin Basra'ya yaptığı seyahatler göz önüne alınarak, Ertuğrul Fırkateyni'nin de okul gemisi olarak Japonya'ya gönderilmesini emretmiştir.    Abdülhamid'in tahta çıktığı günlerde, 1878 yılında, "Seiki" adlı Japon harp gemisi Avrupa gezisi sırasında iken İstanbul'a uğramıştı. Abdülhamit bu geminin kaptanı Yarbay İnoue'ye ve yine 1881'de İstanbul'a gelen Yoshida Masaharu'ya da Avrupalılar ile aralarında durum düzelince mutlaka Japonya'ya bir harp gemisi göndereceğini söylemiştir.    "Yoshida:...harp geminizin ülkemize gönderilmesini ve devletinizin dev bayrağının Doğu'da parlatılmasını istiyoruz.    Padişah: Ben de uzun zamandır bunu düşünmekte olmama rağmen biliyorsunuz son zamanlar... Devamı

ERTUĞRUL

2015-05-01 19:50:00

ERTUĞRUL FIRKATEYNİ'NİN JAPONYA YOLCULUĞU I. HAZIRLIK A. YOLCULUĞUN SEBEBİ II. Abdülhamit, Japonya ile ilişkilerde somut bir gelişme sağlamak için harekete geçerek öncelikle İmparator'un gönderdiği nişana, Osmanlı Devleti'nin en büyük nişanı ile karşılık vermek istemiştir. Ancak, bunun pek fazla duyulmaması için başka bir ad altında yapılması gerekiyordu. Görünürdeki sebep de Deniz Harb Okulu öğrencilerinin, okulda teorik olarak gördükleri ve aldıkları bilgileri denizde uygulamalarıydı.    1854'ten sonra, dış ülkelerle ticari ilişkiler kurmaya başlayan Japonya, 1880 yılında İstanbul'a ticari amaçlı bir heyet göndermişti. II. Abdülhamid buna karşılık bir heyet göndermek istiyordu. Ancak Rusları da kuşkulandırmak istemiyordu. Bu sebeple gidecek olan heyete resmi bir hüviyet vermek istiyordu. Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa'ya 1863 yılında Hüdavendigar Okul Gemisi'nin Trablus ve Tunus'a, 1873 yılında Muhbir-i Sürür Fırkateyni'nin Basra'ya yaptığı seyahatler göz önüne alınarak, Ertuğrul Fırkateyni'nin de okul gemisi olarak Japonya'ya gönderilmesini emretmiştir.    Abdülhamid'in tahta çıktığı günlerde, 1878 yılında, "Seiki" adlı Japon harp gemisi Avrupa gezisi sırasında iken İstanbul'a uğramıştı. Abdülhamit bu geminin kaptanı Yarbay İnoue'ye ve yine 1881'de İstanbul'a gelen Yoshida Masaharu'ya da Avrupalılar ile aralarında durum düzelince mutlaka Japonya'ya bir harp gemisi göndereceğini söylemiştir.    "Yoshida:...harp geminizin ülkemize gönderilmesini ve devletinizin dev bayrağının Doğu'da parlatılmasını istiyoruz.    Padişah: Ben de uzun zamandır bunu düşünmekte olmama rağmen biliyorsunuz son zamanlar... Devamı

Görme ve Bakma Sanatı. Sen ölünce kim ağlar ?

2015-02-10 14:04:00

Bir gün, oldukça hasta olan adam tekerlikli sandalyeyle, cam kenarındaki bir yatakta yatan başka bir  hastanın bulunduğu hastahane odasına getirilir.  İki hasta, arkadaş olduktan sonra, cam kenarında yatan hasta saatlerce pencereden dışarısını seyredip yatalak arkadaşına dış dünyanın canlı tasvirini yapar. Bazı günler hastahanenin karşısındaki parkta ağaçların ne kadar güzel göründüğünü ve rüzgarda  nasıl dans etttiğini anlatır. Bazı günler de, hastanenin etrafında yürüyen insanların neler yaptıklarını bire bir anlatarak arkadaşını eğlendirir. Ama zaman geçtikçe, yatalak hasta, arkadaşının ona anlattığı güzellikleri bizzat kendi göremediğinden dolayı hayal kırıklığı yaşamaya başlar. Gitgide ondan hoşlanmamaya ve  nihayetinde de ondan iyice nefret eder.   Bir gece kötü bir öksürük krizi esnasında  cam kenarında yatan hastanın nefesi tıkanır. Diğer hasta düğmeye basıp yardım çağırması yerine , hiçbirşey yapmamayı seçer. Ertesi sabah camdan bakan adamın öldüğü açıklanır ve sedyeyle odadan çıkarılır. Diğer hasta vakit kaybetmeden yatağının pencerenin yanına yerleştirilmesini rica eder ve hemşire bu ricasını kabul eder. Ama adam camdan dışarı baktığında, gördükleri karşısında derinden sarsılır . Pencere tuğla bir duvara bakmaktadır. Eski oda arkadaşının canlandırmaya  çalıştığı o inanılmaz manzaraları, sadece arkadaşını zor zamanlarda biraz rahatlatmak için sevgisinin bir göstergesi olarak hayal etmiştir; ona çıkarsız bir sevgi sunmuştur.   Bu hikaye , kişisel bakış açımızda bir değişiklik oluştururmu ?  Zor duruma düştüğümüzde, daha mutlu yaşamak , daha tatminkar bir hayat  sürmek için bakış açımızı değiştirmeli ve sürekli kendimize ... Devamı

İNSAN'NIN DOĞUMU, ŞEYTAN VE PANDORA'NIN KUTUSU

2013-11-03 18:46:00

Zeus kırkardeşi Demeter ile birlikte olmuş ve bu birleşmeden olağanüstü güzellikteki Kore dünyaya gelmiştir. Daha sonra yeni  yeraltı dünyasının tanrıçası olduğunda, Persephone adını alacaktır. Yılın yarısını yeraltında diğer yarısını Olimpos dağında geçirir. Karanlıktan aydınlığa, ölüm kederinden göklere yükselen sevinç çığlığına dönüşür. Kore, çok ama çok güzel bir kızdı.Biraz melenkolik, biraz kabuğuna çekilmiş, gizemli. Zeus bu güzeller güzeli kızına hemen aşık oldu ve yılan kılığına girip kızını hamile bıraktı. Zeus, Kore yi çok diğer herkesten  üç kat sevdiğinden, oğlu Zagreus'u da çok seviyor ve bütün çocuklarından üstün tutuyordu. Onu varsi ilan etti. Şöyle diyordu: " Günün birinde sahip olduğum tüm kudreti,  sahip olduğum tüm zengilliklerimi, tüm bilgi ve becerilerimi o miras alacak."   Zagreus tanrı oğluydu. Hera ise Zagreus'a karşı özel bir kıskançlık besliyordu. Bu yüzden oğlunu bir mağraya sakladı ve küçükken ona bakan tanrılara emanet  etti. Kuretler Zeus'a yaptıkları gibi biri ona yaklaşırsa var güçü ile kalkanlarına vuracaklardı. Hera, Zagreus'tan en az kocasının onu sevdiği kadar nefret ediyordu. Bu yüzden, mutlak kötülüğü temsil eden Titanları yardıma çağırdı. Onlara şöyle emretti: " Zagreus'u bulun ve öldürün." Titanlar Zagreu'u tüm dünyada aradılar, sonunda da onu Kuretlerin koruduğu mağarada buldular. Çok sevimli, çok saf bir çocuk. Kuretleri çok çabuk saf dışı ettiler, fakat çocuk emekliyerek mağranın içine kaçtı ve mağra titanlar için çok dardı.  Onu kandırmak ... Devamı

İNSAN'NIN DOĞUMU, ŞEYTAN VE PANDORA'NIN KUTUSU

2013-11-03 18:45:00

Zeus kırkardeşi Demeter ile birlikte olmuş ve bu birleşmeden olağanüstü güzellikteki Kore dünyaya gelmiştir. Daha sonra yeni  yeraltı dünyasının tanrıçası olduğunda, Persephone adını alacaktır. Yılın yarısını yeraltında diğer yarısını Olimpos dağında geçirir. Karanlıktan aydınlığa, ölüm kederinden göklere yükselen sevinç çığlığına dönüşür. Kore, çok ama çok güzel bir kızdı.Biraz melenkolik, biraz kabuğuna çekilmiş, gizemli. Zeus bu güzeller güzeli kızına hemen aşık oldu ve yılan kılığına girip kızını hamile bıraktı. Zeus, Kore yi çok diğer herkesten  üç kat sevdiğinden, oğlu Zagreus'u da çok seviyor ve bütün çocuklarından üstün tutuyordu. Onu varsi ilan etti. Şöyle diyordu: " Günün birinde sahip olduğum tüm kudreti,  sahip olduğum tüm zengilliklerimi, tüm bilgi ve becerilerimi o miras alacak."   Zagreus tanrı oğluydu. Hera ise Zagreus'a karşı özel bir kıskançlık besliyordu. Bu yüzden oğlunu bir mağraya sakladı ve küçükken ona bakan tanrılara emanet  etti. Kuretler Zeus'a yaptıkları gibi biri ona yaklaşırsa var güçü ile kalkanlarına vuracaklardı. Hera, Zagreus'tan en az kocasının onu sevdiği kadar nefret ediyordu. Bu yüzden, mutlak kötülüğü temsil eden Titanları yardıma çağırdı. Onlara şöyle emretti: " Zagreus'u bulun ve öldürün." Titanlar Zagreu'u tüm dünyada aradılar, sonunda da onu Kuretlerin koruduğu mağarada buldular. Çok sevimli, çok saf bir çocuk. Kuretleri çok çabuk saf dışı ettiler, fakat çocuk emekliyerek mağranın içine kaçtı ve mağra titanlar için çok dardı.  Onu kandırmak ... Devamı

CEHENNEMİN DİBİ

2013-11-02 18:31:00

Uğradığım meyanelerde hep senin içimin var Ben mezesiz demleniyorum biliyormusun İçerken hep yanımda Yanımda buğulu bir bardak Bir bardak su gibi Yanımda hep sen varsın Bu akşam Bedros'a vurdu piyango Dediğim meyane cehennemin dibi Karşıda bir ütücü dükkanı var İçerde tıpkı sana benzer bir kız Yeni uyanmış gibi öyle Yanakları al al Bilirim memede çocuklar gibi kokar onca beyazın içinde CAN YÜCEL Devamı

KALİSPERANIN KALİMERASI

2013-11-01 20:55:00

Erken bunamış akşam Laterna sanıyor kendini Güvenli bonjurlarını giymiş sabahsafalarını çalıyor Çınçınlı hamamlarda güya karanlığın koyunları Bir ışık çağıyor üstlerine Çobanaldatan diye.   Üçümcü cemreyi ağlıyor Yangın yerlerimin pembebozuk çingenesi Çamaşır iplerinde azmış uzun donlar gibi düşlerimiz Semte gidelim diyor kötürüm dedenin ayakyolları Usul bir su iniyor hıdrelleze doğru Ve bikoşu getiriyorlar ördeği.   Hırsızlar girdi gözlerine Soydular güngörmedik soğanlarını Cööler hep saklambaç artık, duvar diplerinde bahçıvan bir böö. Paşalar gibiydi korkusu eski akşam ne de olsa Soyun bari yalın kılıçlarını da soyun Sivil girsin geceye.   Gülcemal gibiydi korkusu Gidip gelme bir ölüm verin beye Sabah'ta çektirecek guguklu fotoğrafını.   CAN YÜCEL Devamı

KİLERCİBAŞI OSMAN BEY KÖŞKÜ

2013-03-05 21:04:00

Feneryolu'nda Ziverbey Yolu'na yakın üç katlı simetrik görünüşlü aşı boyalı ahşap köşk Suştan Hamid'in Kilercibaşısı Osman bey'e aitti. Köşkün bahçe girişi Ziverbey yolu tarafından olup, çift kanatlı demir bahçe kapısından söyeleri Marsilya 'nın kırmızı tuğlalarından yapılmıştır. İki tarafına kalın ferforje havagazı fenerleri yerleştirilmişti. Bu fenerler hergece yakılarak oldukça tenha ve karanlık olan sokağı aydınlatırlardı. Bahçede uşak odası, ahır, arabalık, mutfak bulunuyordu. Yirmi dönümden fazla olan bahçenin arka hududu Gazi Ahmet Muhtar paşa'nın bahçe duvarında biterdi. Kilercibaşı Osman bey yazları bu köşkte oturur, kışları ise Ortaköy'deki muhteşem konağında geçirirdi. Osman bey orta boylu, toplu vücutlu, kalın kemikli, yuvarlak çehreli terbiyeli bir insandı. Baikatip... ...Kaynak : gulkazaz.blogcu.com Devamı

PORTAKAL AĞACI.........

2011-12-09 14:58:00

Ağaç, kökleri dalları olan bir canlı . Yaşamın ve varoluşun en güzel örneği. Yaşanmışlığın en güzel örneğini ağaç olarak tanımlarız. Geçmişimizi hemen ağaçla  anlatırız.. Portakal ağacı ise küçük, sevimli, ince dallarında ,tatlı ve ağırlığı olan bir meyve verir. Hüzünlendiğinde yapraklarını döker, canlığında yeşillerin bir çok umudu birlikte taşır. Çiftehavuzlarda küçük bir dükkan, ismi Portakal içinde bir tatlı cadı değneğini salladığında bir çok şeye imza atabilecek kocaman bir yürek. Deprem, hayatımız da hüzünlendiğimiz anlardan biri acıların ve korkuların ortak senfonisi , Japonya ve Türkiye'yi orta noktada birleştirdi. Bir tabiat gerçeği kaçış yok ve insanlığın yaşadığı ortak bir hüzün. 24 Aralık Türk- Japon dostluğu ve dayanışması adına Portakal 'da çeşitli etkinlikler yapılacak. Ağacın kolları olarak bu güzel güne katılmak, gelecek zamanlar da derin köklere ulaşmak daha da iyi meyveler alabilmek için sadece yeşillenmek. Japon ve Türk dostları bir araya getirmek ve iki ülkenin sahip olduğu kültür farklıklarını birbirine tanıtmak. Çocuklara yönelik bu çalışmaları biz büyüklere de aşılamak. Bu güzel ve anlamlı günde aramızda olmanızı ve destek vermeniz bizim en büyük amacımız . Bir Portakal Ağacı kendi küçük amacı büyük. Sevgiler. Devamı

BİR İNSANI UNUTMAK ZORUNDA KALDIN MI HİÇ ?

2011-12-01 21:01:00

Bir İnsanı Unutmak Zorunda Kaldın mı Hiç? hiç bir insani unutmak, bir insandan vazgeçmek, bir insani hayatindan sonsuza kadar çikartmak zorunda kaldin mi hiç? Hani ölmüs gibi, hani uzatsan da elini tutamayacagini bilmek gibi, her an kapindan içeri gülümseyerek girecegini bekleyip ama aslinda hiç gelemeyecegini de bilmen gibi. Ne zor sey degil mi ölmedigini bilmek , ama ölmüs gibi ulasilmaz olmasi artik o insanin sana, ne kadar katlanilmaz bir gerçek degil mi sen hala bu kadar sevgili iken? Özlemek, bu kadar özlemek, etini kemigini yakarcasina özlemek... çok kötü degil mi? Bu kadar özleyip onu görememek, ona dokunamamak, onu işitememek , artik sonunun "pi" hali degil mi? Biliyorsun degil mi? ne kadar umutsuz bir arayistir o, kalabalik caddede geçen binlerce yüze bakmak belki bir kez daha görebilmek için o yüzü, belki biraz önce geçti bu kaldirimdan diye düsünmek, belki su an arkamda yürüyen insanlarin içinde bir yerde demek, belki su an üzerimdedir gözleri diye paranoyalar yasamak ne zordur degil mi? ne kadar eritir insani farketmeden. Sende biliyorsun degil mi bunlari.? Bir sinema koltugunda sende iki kisi gibi oturdun mu hiç? Hiç iki kisi gibi zevk aldin mi bir konserden yalniz basina. Güzel bir kafe keşfettiginde, güzel bir film seyrettiginde, güzel bir sarki dinlediginde güzellikleri oraninda eksik kaldiklarini hissettin mi paylasamadigin için onunla. Bir barin kalabaliginda hiç yarim vücudunla sallandin mi ortada? Hiç iki kisilik beyninle yarim insan olabildin mi? Baktiginda aynana sadece yüzünün bir yarisini gördügün oldu mu hiç... Devamı

KADIN SAVAŞLARI.

2011-09-21 08:11:00

Bir savaş olsa kadın savaş kazandırır mı? Kazandırır. Bu sadece kanlı bir savaş değil, manevi bir savaş. Kırkbeş binlik bir stad nasıl doldurulur, bayağı doldurulur. Yemeğini yapan, çantasını kapan maçta idi. Genç ihtiyar, uzun kısa, sarışın esmer, kapalı açık, aynı yerde aynı şey için bağrışan bir grup. Ben hayatımda hiç maça gitmedim, bir ilk. Beş kadın bir anda karar verdik, bir arkadaşımı kuyruğa girip, nüfüs cüzdanlarını toplayıp beş adet bileti aldıktan sonra, doğru maça inanılmaz bir kalabalık bayraklar, şapkalar, bantlar . Merdivenlerden yukarı çıkarken bir engelli polis yardımıyla yukarı çıkarılmayı çalışıyor.Bu aşk. Yerimizi kaptık , bağrışmaya başladık, anladık ki erkeklerin avaz avaz bağırmasının nedeni çok açık. 90 dakika , ne çocuk, ne para, ne dert, ne tasa. Sadece rahatlama, zaman geçmeye başlayınca karınlar açıktı. Dakikalar sayılmaya başlandı, e nede olsa alışık değiliz. Arka sırada orta yaşlı Fenerbahçe eski basketçi iki kadın, maç yorumları yani hasta Fenerli. Stad dışarısı hanımlar içerde, erkekler dışarda mudunda. Çıktık doğru Marmaris büfe bir güzel karın doyurmaca, arkasından Görgülü pastanesi pasta çay e tabiki şekerimiz düştü. Güzel ve değişik bir akşamdı , sanmayın herkes fenerli çoğumuz Galatasaraylı , amaç istersek tek bir vücud, istersek savaş bile kazanırız. Benim amacım ise, o şimdi melek olan hasta fenerli arkadaşım için maça gittim. Hayatta olsaydı eminim hiç kaçırmazdı, ben bunu onun adına yaptım. mutluyum. İşte istersek sadece stad doldurmayız, devrim bile yaparız. ... Devamı

EYLÜL'DE GEL.......................

2011-09-01 17:56:00

  Hani yaz bitti sonbahar geldi diye öğretirlerdi ya ne gezer yaz hala devam ediyor.Bir sıcak , bir sıcak ama olsun dilek dilenecek ya. Belki bilirsiniz belki de hiç bilmezsiniz, ben çocukluğumdan beri bilirim. Küçükpazar'da eski bir ermeni kilisesi vardır ve ayın ilk günü açıktır, dilek dilersin. Bizde üç arkadaş karar verdik dilek dilemeye, sabah Eminönü vapuru, yanında püfür püfür derken bir taksi adresi bizden iyi biliyor , karısı Ermeni imiş gidene kadar kültürü tamamladık hop Küçükpazar ilk ay kilisesi,kapıdan girdiğinde bir kalabalık, çok eski bir kilise içinde ayazması var dilek anahtarlarını aldık ,mumumuzu yaktık adağımızı diledik, sonra ne olduğunu anlamadığımız bir kuyruk duvardaki resimlerin kilitlerine anahtarı sokuyorsun, açar gibi yapıyorsun. Havasından mı suyundan mı bilinmez sende o ortamda yapmaya başlıyorsun. Derken ayin başladı ve papaz herkesi bir bir okuyor. Allahın selamı üstünüze olsun. Bende anahtarları aldım olunca geri iade edicem. Olursa haber veririm gidersiniz. Mistik duyguların hepsi birden ayaklanıyor. E kolay değil millet Kuantum diye dünyayı satıyor. Bu bizi kesmedi, vapurdan camileri saymaya başlamıştık.E, oraya kadar gelmişken Süleymaniye camini gezmeye karar verdik. Bu ne ibadet demeyin, Cami'ye gideriz, kiliseye de, İnanılmaz bir güzellik bomboş bizi turist sandılar, varsın sansınlar. Biz eski İstanbul'luyuz. Cami 'nin arka kapısından çıktık "Vefa Bozacısı" 'nda geçmişi yad ettikten sonra, Galata kulesine gitmeye karar verdik. Şişhane'ye vardığımızda o kalabalık geçilmez yollar bomboş, masalarıda kaldırdıktan sonra sanki soyulmış şehir gibi, adamlar sanki şehrin ruhunu almışlar. Canlılık yok olmuş. Galata ben... Devamı

KAZANANLAR YA KAYBEDENLER

2011-06-27 10:46:00

MEKTUBUNUZ VAR. Bir başarının hayat hikayesi, gerçek hayattan alıntı. Galatasaray Voleybol Yıldız Takımı bu sene Türkiye şampiyonu oldu. Ama arkasında çok hüzünlü bir hayat hikayesi var. Sizlerle bunu paylaşmak istedim. Arkadaşlarından birisinin okul dergisine yazdığı mektup. Sevgili Ayşe'ye Zaman çok hızlı geçiyor. Kime, ne zaman ne olacağını bilemiyoruz. Seninle daha çok vakit geçirmek isterdim ama kader işte, kimse kaderin önüne geçemiyor, ona engel olamıyor. Şu an bu mektubu okuduğunu hissedebiliyorum. Aklıma sana ait anılarım geliyor. hatırlıyor musun? Tokalarını aşırıyordum, beraber antreman çıkışı cips alıp şişene kadar yiyorduk. Tabi ben budurumda eve gidince yemek bile yiyemiyordum. Size geldiğimde kimsenin kedinizi sevmediğini söylemiştin. Fakat ben sevmiştim onu. Kediyi sevdikten sonra bütün gün gözlerini üzerimden ayırmamıştı. Geçen gün yine sizin eve gittim Zeynep teyzey ile oturduk, videolarını seyrettik, kedi bacağıma tırmık attı. Sonrasını hatırlamıyorum. Tam diz çekerek koştum. Şu an nasılsın bilemiyorum. Belki başka bir dünyada yaşıyorsun ya da sonsuz uykuda bizi bekliyorsun. Seni çok sevdiğimi söylemek istiyorum. Her şey yolunda Ayşe. Senin için önümüzdeki tüm maçları aldık ve almaya devam edeceğiz. Ben senin ve babam için o toplara vuruyorum, sayıları alıyorum. 2011 lanetli bir yıl oldu ama ben bu laneti bozacağım. Sen bizim hala küçük liberomuzsun. Her maça senin formanı yanımıza alarak çıkıyoruz. Seni hep yanımızda hissediyoruz. Cennetten bizi izle Ayşe'm. Hayat ; deniz kıyısında yürürken, dalgaların hafif çırpıntısı huzur verir insana ama birden çok büyük bir dalga gelir ne olduğunu anlayamasın kaçarsın, sadece yön değiştirip gene y&uu... Devamı

YALNIZ BİR OPERA

2011-04-25 17:51:00

YALNIZ BİR OPERA Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim Oysa bilmediğin birşey vardı sevgilim Ben sende bütün aşklarımı temize çektim İmrendiğin, öfkelendiğin Kızdığın, ya da kıskandığın diyelim Yani yaşamışlık sandığın Geçmişim Dile dökülmeyenin tenhalığında Kaçırılan bakışlarda Gündeliğin başıboş ayrıntılarında Zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu. Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim. Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp, Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren, Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin. Ve hala bilmiyordun sevgilim Ben sende bütün aşklarımı temize çektim Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana Bütün kazananlar gibi Terk ettin. Yaz başıydı gittiğinde, ardından, Senin için üç lirik parca yazmaya karar vermistim. Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim. Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum. Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum. Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu Yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından Kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine Çerçevesine sığmayan Munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu. Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs. Seni bir şiire düşündükçe Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi Ucucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. Önceki şiirlerimde hiç kullanma... Devamı

SEVDİĞİN KADAR SEVİLİRSİN.

2011-04-16 13:19:00

Yerin seni çektiği kadar ağırsın Kanatların çırpındığı kadar hafif Kalbinin attığı kadar canlısın Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç Sevdiklerin kadar iyisin Nefret ettiklerin kadar kötü Ne renk olursa olsun kaşın gözün Karşındakinin gördüğüdür rengin Yaşadıklarını kar sayma: Yaşadığın kadar yakınsın sonuna; Ne kadar yaşarsan yaşa, Sevdiğin kadardır ömrün Gülebildiğin kadar mutlusun üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin Sakın bitti sanma her şeyi, Sevdiğin kadar sevileceksin. Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın Bir gün  yalan söyleyeceksen eğer Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın. Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak. Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü. Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin işte budur hayat! işte budur yaşamak Bunu hatırladığın kadar yaşarsın Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun çiçek sulandığı kadar güzeldir Kuşlar ötebildiği kadar sevimli Bebek ağladığı kadar bebektir Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren, Sevdiğin Kadar Sevilirsin Can YüCEL ... Devamı

AŞK RESMİ GEÇİTİ.

2011-04-10 09:12:00

Gul Kazaz 10 Nisan, 09:10 Birincisi o incecik, o dal gibi kız, Şimdi galiba bir tüccar karısı. Ne kadar şişmanlamıştır kim bilir. Ama yine de görmeyi çok isterim, Kolay mı? İlk göz ağrısı. İkincisi Münevver Abla, benden büyük Yazıp yazıp bahçesine attığım mektupları Gülmekten katılırdı, okudukca. Bense bugünmüş gibi utanırım O mektupları hatırladıkca. ..............çıkar ...............dururduk mahallede ................halde ...............yanyana yazırlırdı duvarlara ..............yangın yerlerine. Dördüncüsü azgın bir kadın, Açık saçık şeyler anlatırdı bana. Bir gün de önümde soyunuverdi. Yıllar geçti aradan, unutamadım, Kaç defa rüyama girdi. Beşinciyi geçip  altıncıya geldim Onun adı da Nurinnisa Ah güzelim Ah esmerim Ah Canımın içi Nurinnisa. Yedincisi, Aliye, kibar bir kadın Ama ben pek varamadım tadına. Bütün kibar kadınlar gibi Küpe fiyatına, kürk fiyatına Sekizinci de o bokun soyu. Elin karısında namus ara, Kendinde arandımı küplere bin. Üstelik........ Yalanın düzenin bini bir para. Ayten'di dokuzuncunun adı. İş başında şunun bunun esiri, Ama bardan çıktı mı, Kiminle isterse onunla yatar. Onuncusu akıllı çıktı ..........gitti........ Ama haksız da değildi hani. Sevişmek zenginlerin harcıymış İşsizlerin harcıymış İki gönül bir olunca Samanlık seyranmış ama, İki çıplak da, olsa olsa Bir hamama yakışırmış. İşine bağlı bir kadındı on birinci. Hoş, olmasın da ne yapsın, Bir zalimin yanında gündelikçi. İsmi Aleksandra Geceleri odama gelir, Sabahlara kadar kalır. Konyak içer, sarhoş olur, Sabahı da işbaşı yapardı şafakla. Gelelim sonuncuya. Hiçbirine bağlanmadım... Devamı

OLSAM

2011-03-16 22:05:00

Bulut olsam Ağac olsam Damla olsam Okyanusa karışsam.. Dal olsam Çiçek olsam böcek olsam Toprağa karışsam. Rüya olsam Pembe olsam Umut olsam Hayallere karışsam. Kuş olsam Kanat olsam tüy olsam Dünyayı dolaşsam. Taş olsam Suya dalsam Halka olsam Enginlere karışsam. Duman olsam Vapur olsam Martı olsam Limanlara ulaşsam. Kelime olsam Cümle olsam Şiir olsam Mektuplara karışsam. Birşey olsam Ya da hiç bir şey olmasam Sadece İnsan olsam. Gül Kazaz Devamı

İSTANBUL AĞRISI

2011-02-05 20:09:00

İstanbul Ağrısı kanatları parça parça bu ağustos geceleri yıldızlar kaynarken şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen sen eğer yine istanbul'san yine kan köpüklü cehennem sarmaşıkları büyüteceğim pançak pançak şiirler tüküreceğim demek yine ben limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor   kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler yahudi sokaklarını aydınlatan telaviv şarkıları mavi asfaltlara çökmüş diz bağlıyor eğer sen yine istanbul'san kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan sirkeci garı'nda tren çığlıklarıyle bıçaklanıp intihar dumanları içindeki haydarpaşa'dan anadolu üstlerine bakıp bakıp ağlayan sen eğer yine istanbul'san aldanmıyorsam yakaları karanfilli ibneler eğer beni aldatmıyorsa kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar yine senin emrindeyim utanmasam gözlerimi damla damla kadehime damlatarak kendimi yani şu bildiğin attilâ ilhan'ı zehirleyebilirim   sonbahar karanlıkları tuttu tutacak tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor imtihan çığlıkları yükseliyor üniversite'den tophane iskelesi'nde diesel kamyonları sarhoş direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şoförler   uykusuz dalgalanıyor   ulan istanbul sen misin senin ellerin mi bu eller ulan bu gemiler senin gemilerin mi minarelerini kürdan gibi dişle... Devamı

MUM ALEVİ İLE OYNAYAN KEDİNİN ÖYKÜSÜ.

2011-02-01 12:25:00

Sabah kediler öyle konuşuyorlardı ki Şubat ayının geldiği hemen belli oldu. Bu ayı ve kedileri bir şiir ile kutlamak istedim. Mum Alevi ile Oynayan Kedinin Öyküsü Bir mum yanıyordu bir evin bir odasında O evde bir de kedi vardı. Geceler indiğinde kendi havasında Mum yanar, kedi de oynardı. Mumun yandığı gecelerden birinde Kedi oyunlarına daldı. Oyun arayan gözlerinde Mumun alevi yandı, Baktı, Mumun titrek alevinde Oyuna çağıran bir hava vardı. Oyunlarını büyüten kedi büyüdü Kendi türünde çocukcasına, Döndü dolaştı, yavaş yavaş yürüdü Geldi mumun yanına, oyuncakcasına. Bir baktı, bir daha, bir daha baktı Mumun alevinin dalgalanmasına Uzandı bir el attı. Bıyıklarını yaktırmadan anlamayacaktı.. İlk kez gördüğü mumun yakmasına İnanmayacaktı. Kedi, oyunlarında büyüyordu, Mum, üşüyordu yanmalarında. Zaman ikili yürüyordu Aralarında. Bir ayrışım görünüyordu Birinin yanmalarında Öbürünün oynamalarında. Kedi oyunlarında büyüyordu, Yitirerek gitgide oyunlarını. Mum küçülüyordu yanmalarında, Yitirerek gitgide yakmalarını. Oynarken büyüyen kedi yanacak, Aydınlatırken küçülen mum yakacaktı. Küçülen yaka-yaka aydınlatacak, Büyüyen yana yana anlayacaktı. Bir mum yanmasından Ve bir kedi oyunundan Kaldı sonunda Bir gecenin tam ortasında Bir evin bir odasında Göz-göze susan İki insan. Mum yandı bitti, Kedi büyüdü gitti. Oyunlar karıştı gecelerde Suskun uykusuzluklara. O iki insandan, sonunda Birinin anılarında kedi, Birinin dalmalarında mum Kaldı gitti. Nerede bir mum yansa şimdi, Nerede oynasa bir kedi, Birbirine yansıyor, karışıyor gölgeleri.. Bug... Devamı